Efendim biliyorum bu aralar biraz can sıkıcı konuları hep sizlerle paylaştım ama bu sefer biraz ara verelim ve sizi Almanya’nın en komik adamı ile tanıştırayım Simon.Ben fazla televizyon izlemem bazen kaçırmadığım insanlar var onlardan biri Almanların en manyak adamı diyebilirim.Comedy Street adında her hafta olan bir programı var ve inanılmaz komik adı üstünde sokaklarda çok aykırı haraketleri ile insanların tepkisini ölçüyor.Tam dört adet videosunu sizlerle paylaştım devamı kısmından ulaşabilirsiniz.Bu videolarda Dortmund sokaklarında çekildi hem biraz buraları görmüş olursunuz.Her halde bu yapılanlar bizim ülkemizde yapılmaya kalkışılsa kesin dayak yer yapan adam iyi gülmeler. (more…)
Birkaç gündür yazı yazamıyoruz. Bunun iki nedeni var. Birincisi Volkan’ın 1 Eylül’de yeni oyunu başladığı için pek ortalarda yok. İkincisi de Sesebian yüzünden. Nedeni de bir Travian hastalığı başladı ki bizde sormayın. Gerçi o en başında uyarmıştı ama biz dinlemedik ve bu maceraya kapılıp gittik. Volkan bile prova aralarında beni arayıp köyün hammadde durumunu soruyor. Gerisini siz düşünün artık…
Bu aralar arkadaşlarımdan sürekli Dortmund’la ilgili sorular sordukları e-mailler alıyorum. Nasıl bir yer olduğunu merak ediyorlar. Türkiye’deki insanların çoğunun bu şehrin meşhur takımı olan Borissia-Dortmund futbol kulübünün dışında Dortmund’la ilgili fazla bilgileri yok. Bende Dortmund’un değişik yerlerinin fotoğraflarıyla arkadaşlarımın merakını gidermek istiyorum. Bakalım Dortmund’u beğenecek misiniz?
Aşağıda gördüğünüz resimdeki cam bina ile sağındaki bina belediye. Soldaki tarihi yapı ise buradaki Türk vatandaşlarının mecburi uğrak yeri olan Yabancılar Şubesi…
Natascha Kampusch bir yıl önce 8,5 yıl boyunca kendini kaçıran kişi tarafından hapsedildiği evin bodrum katındaki gizli bölmeden kaçmayı başarmış ve aynı gece bu kızı yıllardır kapalı tutan Wolfgang Priklopil bir trenin önüne atlayarak intihar etmişti. Kızın 8,5 yıl nerde kapalı tutulduğuna dair polis videosunu da yazının sonunda bulabilirsiniz. Videonun ikinci dakikasından itibaren gizli kaç geçitten geçildikten sonra bu hücreye ulaşılabildiğine eminim sizde benim gibi şaşıracaksınız. Bu olay çok ilgimi çekmişti ve o zamandan beri bu konuyla ilgili tüm ayrıntıları yakından takip ediyorum. Türkiye’de bu olay ne kadar yankılandı bilmiyorum ama ben size kısaca bahsetmek istiyorum.
Düşünün bir kere: Annesiniz ve 10 yaşındaki kızınız sizden acımasızca koparılıyor. Aradan yıllar geçiyor; artık tüm ümitleriniz tükeniyor ve onun öldüğüne istemesenizde inanıyorsunuz. İşte tam bu sırada yok olan küçük kızınız bir genç kız olarak karşınıza dikiliveriyor…
Bundan böyle her pazar okuduğum bir kitabı iyi yada kötü buraya yazmak istiyorum ve buna uygun bir pazar günü müziğini de paylaşmak. Benim için pazar günü beynimi okuyarak dinlendirdiğim en verimli gün. Şimdi önemli olan; yıl 1891. Bu kitabın da 1891′de yazıldığına inanamıyorum. Arada o kadar çok fark var ki… ”On Aphasia” ‘’selektiv” kitabını kastediyorum. Kategorileri farklı. Bunu biliyorum. Üstelik bu kitap yine hayatta yeterince seçici olmadığım veya olamadığım için beni bulmuş bir kitap… Pazar günleri Almanya’da her yer kapalı olur. Bu arada Almanya tabii giderek daha sevimli oldu. Yoksa pazar günü sendromu diye bir şey vardı Almanya’da. Türkler’in yaşadıkları yerlerde birkaç dükkan açık oluyor ama onlarda da yiyecek oluyor haliyle… Ne olmuşsa o zamanlar kitabım bitmiş. Bir sigara tiryakisinin sigarasının bitmesi gibi bir şey bu. Yine nasıl olduysa açık bir dükkan bulmuştum eski kitaplar ve plaklar satan. Güzel bir dükkandı…
O zamanlar kendime karşı daha acımasızdım ve anlamadığım kitaplar okuyarak Fransızca’yı öğrenebileceğimi zannediyordum. Şimdi buna sadece gülebiliyorum. Almancayı da bu şekilde öğrenmemiş miydik barbar metotlarla? Bu başlı başına bir konu. Gerçekten dil öğretme konusunda gereksiz sert ve son derece eski model öğretmenler vardı Alman üniversitelerinde. Aptal Türk Burjuvası’nın içerisinde de faşist mazo tipler olduğu için bu Nazi metotlarına hayranlık duyuyorlardı. ”Laissez-faire” nin Alman-Avusturya ekolünden pek uzakta olduğunu orada öğrendim. Avusturya’nın kendisi daha iyi bir noktadaydı. Şu anda da daha iyi bir noktada birçok okul. Ama belli aşamalardan geçilerek bir yerlere gelinmiş. Şartlar bazen asıl ülkeden uzaklık yüzünden o şekilde oluşuyor…
Aslında sadece not alamak istiyordum. Sadece Kant ve Einstein okuyarak Avrupa’yı anlayamazsınız… Avrupa bir bütün. Siz onu işinize geldiği gibi algılamaya (üstelik de hiçbir şey okumadan ve bilmeden) sadece bir ideolojinin dar çerçevesi içerisinden anlamaya çalışıyorsunuz. Belki pozitivizmin sizi inandırdığı gibi ”geri ve ileri” yok… Başkalık var… Ayrı ayrı yollar var bazen birbirine benzeyen bazen de birbirinden ayrılan…
Bu romanı tabii ki üniversitede okuduğum teorik kitaplardan ayrı bir yere koyuyordum ama birden bire aslında ”aydınlığın” hiç bahsedilmeyen bir karanlık yüzü olduğunu gördüm… Veya hissettim… ”Gördüm” biraz fazla ileri gidiyor… Ama kitabın anladığım yerleri aklıma birçok şey getirmiştir… En son yine hala bitmeyen çalışma odasını toplama serisine havale ediyorum bu kitabı ve çağrışımlarını… Belki geri dönecek vaktim olur ama eğer olmazsa da belki başkaları başka şeyler bulurlar bu çağrışımlarda…
Bu kitabı okurken dinlediğim, beni çok etkileyen bir isme yer vermek istiyorum Bach ”Chanonne”…
Geçenlerde TV Total’in yaz dolayısıyla yayınlanan tekrar programlarının birinde Tarkan’ı gördüm. Gerçi daha önce de izlemiştim ama tekrar izlemek keyif verdi. Tv Total Stefan Raab tarafından sunulan Almanya’nın en çok izlenilen talk show’u. Madonna’dan Jackie Chan’a kadar dünyanın birçok yıldızı programına konuk oldu. Ama fotoğraf ve videodan da görebileceğiniz gibi kendisi ne bizim Beyazıt Öztürk ne de Okan Bayülgen gibi gösteriş meraklısı değil. Programını kotun üstüne giydiği sade bir t-shirt ve ceketle sunuyor. Kibirden, kendini beğenmişlikten eser bile yok. Türkler’i de çok sevdiğini söylemeden geçmek istemiyorum. Ayrıca çu da çok ilginçtir ki Stefan Raab 25 yaşına kadar kasaplık yapmış; sonrasında ise fiyaskoyla sonuçlanan bir albüm çıkardı. Şansını show dünyasında showmenlikten yana kullanarak ise kendini kanıtlamyı başardı. Tarkan’ın konuk olduğu program da oldukça keyifliydi. Özellikle de Tarkan’ın almanca konuşmaya çalıştığı ve Stefan Raab’la birlikte bir türk restaurantında yemek yedikleri sırada yaşanan olayların olduğu kareler gerçekten de izlenmeye değer.