“Kültür” Kategorisi İçin Arşiv


Aslında böyle bir sanat türü yok ama içimden böyle bir başlık koymak geldi. Elimden geldiğince eski çizgimi de devam ettirmek istiyorum ve bunun içinde özellikle Pazar günlerini çok seviyorum. Hafta sonları oyunlarımdan arta kalan zamanlarda Almanya’nın neresi olursa olsun bütün bir hafta boyunca bilgi edindiğim sanatsal etkinliklere katılmayı çok seviyorum. Özellikle aslında bu blogda yazmak istediğim ama baya bir tepki çekeceğini düşündüğüm için vazgeçtiğim bir gelişme olmuştu Almanya’da. Berlin de devlet sahnesinde sadece anadan doğma oyuncuların birçok klasik oyunları farklı bir biçimde sergilemiş olmaları. Amaç çıplaklık değil ki zaten onların bedenlerini görmenizi imkânsız hala getirecek kadar etkili bir sanat onların ki. Hemen farklı taraflara çekecek arkadaşlara fırsat vermek istiyorum. Neyse giriş biraz uzun oldu ben hemen bugün sizler için aslında bahsetmek istediğim iki üç konuya bir giriş yapayım.

İlk önce biraz eski Mısır’dan bahsederek başlamak istiyorum. Biz Türkler kültür konusunda insancılız ama meraksız bir milletiz. Kendimiz kültür üzerinden hâkimiyet kurmaya çalışan bir toplum olmadığımız için kültür olayının Avrupalılar ve dolayısıyla Batı için ne kadar önemli olduğunu anlayamıyoruz. Amerika nefret etsem de Avrupa’dan farklı bence bu konuda. Benzer tarafları da var, ama yine de farklı tarafları da var. Ne söylemeye çalışıyorum? Batı dünya sahnesine oldukça geç çıktığını ve çıkarken de doğudan oldukça çok şey kopyaladığını iyi biliyordu.  Doğuyu yenmek Batı için ne kadar önemli idi, birçoğumuzun bunu anlamanız zor. Çünkü öyle bir kuşak yetiştirildi ki, ya Doğu - Batı farkını bilmiyor veya Doğuyu Batının eksiği olarak görüyor. Bence çok yanlış. Eski Mısır çok önemli bir uygarlıktı. Kuran’da da ismi geçen Firavunların Eski Mısır da yaşadığı biliniyor. Çin deki Tang Hanedanlığı zamanında muhtemelen daha Musevilik ortaya çıkmamıştı ama çıkmaya yakındı diye tahmin ediyorum. Çinlilerin daha monoteizmden evvel o kadar yüksek bir kültür sahibi olmaları hayret vericidir. Belki de Çinlilerin ihtiyacı olmadığı için onlarda bir Tektanrılılık tecrübesi yaşanmadı. Belki de Tektanrılılık kendi içinde çatışma yaşayan ‘edepsiz’ toplumlar içindi. Yine sansürsüz ve düşünmeden yazıyorum. Bu bahsettiğim tabiî ki baya bir geçmiş için ve bu sesli düşünme değil, yazılı düşünme oluyor. Spontane olmak düşünmeden davranmak benim için önemli. Çünkü sözlü geleneği taklit etmek, hatta yaşatmak pc ortamında bana enteresan bir tahayyül olarak gözüküyor.

 

Şimdi isterseniz biraz Avrupa’da ki ressamlara gidelim. Tintoretto nun meşhur ‘Susanna ve Yaşlılar’ tablosu bildiğim kadarı ile yeri değişmediyse Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde asılı. Yeni tanıdığım bir İsviçreli sanatçı ‘Susanna’ ile oldukça ciddi bir şekilde uğraşıyor. Ben de bir ara o tabloya kafayı takmıştım. Pembe olan resim o sanatçıya ait. Ana resimde İncil den bir hikâyeyi resmediyor Tintoretto ama hayal gücü bir kere daha geleneği ve gerçeği bastırıyor. Hani aynen Rembrandt ın bazı resimlerinde olduğu gibi. Artık hikâye ile değil, Susanna ile uğraşıyoruz. Tintoretto ın Susanna sı sonra bir başkasının Susanna sı oluyor. Bu böyle devam ediyor. Üsteki resim benim beğendiğim resimlerden. Ama yine fırsatım olup da bir türlü istediğim yazıyı yazamadığım konulardan biridir Susanna. Onu da bu toparlayamadıklarım ama aslında bir gün toparlamayı istediklerim arasına alarak Hollandaya doğru devam edelim. (more…)

Tags: , , , , , , ,

Comments 7 Yorum Var »

Bir Pazar gününün sonunda bir günün getirdiklerini yazıya geçirmek o kadar kolay bir şey değil. En basit gün bile zihinsel düzeyde birçok öğeyi bir araya getiriyor. Bütün bir araya gelen şeyler benim detaycı ve dağınık zihnimi daha da bulandırıyor. Bugün hoşuma giden şeyler dinledim. Sanat üzerine. Sanatın terapi olabilmesi üzerine. Sanatçının aslında bir şeyleri onarmaya çalışması üzerine. İki kutuplu nesne algılanışını -iyi ve kötü şeklinde- entegre etmeye (bütünleştirmeye, birleştirmeye) çalışırken sanatçının aynı zamanda kendini terapi etmeye çalıştığına dair. Bu çok hoşuma gitti dinlerken. Üstünde düşünülmeye değer bir konu.

Freud da göre insanın karakteri ilk iki yıl içerisinde önemli bir şekilde belirleniyor. Bu teori bazen bende bir dehşet uyandırıyor. Bazen gerçekten hiç değişmediğimi düşünerek dehşete kapılıyorum. Sonra tabiî ki gençliğimi düşünüyorum ve aklıma master tezim geliyor ve yine Freud var aklımda. ‘Sigmund Freud’un Ölüm güdüsü Hipotezi. Karanlık bir Metafiziğe Cehennem Yolculuğu’ Nerdeyse arabesk geliyor şimdi kulağıma bu başlık ve gülmek geliyor içimden. Hâlbuki çok ciddi, hatta pek çokları için can sıkıcı konulardı. Üstelik bence Almanca da ‘arabesk’ gelmiyor o kadar kulağa. Hocalarımdan bir tanesi o zaman gülerek ‘şairane’ demişti bu başlık için.

Bugün ama sadece bunlardan ibaret değil. Hiç tatmin olmayan narsist ruhumu tatmin etmek için ‘Leyla’ ya gittim Cihangir de ki. Vatan gazetesinde Zülfü Livaneli’nin 30 Ağustos 2001 de Üzeyir Garih cinayeti için yazdığı yazı vardı. Bugüne de maalesef çok uyuyor. Benim düşündüklerime de çok benziyor. Muhtemelen aynı veya benzeri düşünen çok insan var. Türkiye de bir kahraman erkek miti var, hiç işe yaramayan şu zamanda.

Bu blogda fazla şey bir araya gelmiş. Şimdi ben daha da karıştıracağım. Freud un sanat üzerine yazdığı yazılar bellidir. Onları buraya eklemek istiyorum, hafta sonları hazır elime böyle güzel bir şekilde geçmişken. Bu kitapları yukarıdaki tezi yazarken okumuştum ama tez ile ilgili olmadıkları için dâhil etmemiştim kaynakçaya. Ama şimdi buraya not etmek istiyorum. Freud ve sanat denince gerçekten ilk akla gelecek kitaplardır, ama ben yine de Freud un holistic yani bütüncü bir anlayış içerisinde okunması taraftarıyım. Tabii kategoriler insanlara kolaylık sağlıyor, bana da kolaylık sağlıyor ama Freud kolay değildir. Mesela inanılmaz yüzeysel yorumlar duyuyorum ve duyuyoruz Freud hakkında. Çünkü kimse oturup bu kitapları okumuyor. Hâlbuki Freud hakkında en ufak bir yorum yapabilmek için hepsinin ve daha fazlasının okunması lazım.

Biraz da bu güzel Dortmund için karlı günde Hermann Jacobsohn’tan bahsetmek istiyorum.1879 – 1933 yılları arasında yaşamış bir Alman dilbilimci. Babası banker Moritz Jacobsohn. Bir kere zaten sadece bu özellikleri ile bile Alman ve Avusturya küçük burjuvasının hedefi olacağı açık. Zengin ve entelektüel. Cahil ve fakir Hıristiyan olsun, olmasın, küçük burjuva halkın daha nefret ettiği bir şey yoktu o sıralarda. Bunları tekrarlıyorum, çünkü bu çirkin asıl sebeplerdense ırkçılığı bile tarihte bir kere yaşanmış kötü bir istisna gibi göstermeye çalışan suni güncel Nazi kınamaları aslında samimi değil.

Jacobson işten alındıktan iki gün sonra 27 Nisan da intihar ediyor. Jacobson Almanya da doğup, büyümüş bir insandı ve yok edildi 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken kültür ırkçılığının bir sonucu olarak. Kendi kültürleri konusunda bu kadar muhafazakâr olan Avrupalılar başka kültürlerin mahremlerine girme konusunda da bir o kadar hırslı idiler. Bu hayret edilecek bir tezat değil midir? Lütfen iki biyografiyi inceleyin. Tabii ki Siebold kötü bir örnek değil, çünkü o zaten Alman ırkçılarının öngördüğü şekilde davranmadığı için politikadan uzak tutulmuş. Ama kendisi ile birlikte yüzyıllardır yaşayan insanlara karşı bu kadar korkak ve kuşkulu olan bir toplumun başka toplumlara karşı gösterdiği ilgi kuşku ile karşılanmaz mı? Japonlar yabancı düşmanı imiş zavallı (!) Avrupalılara karşı. Bak sen! Niye acaba? Eğer 16.yüzyılda Japonlar Almanya ya gelip, Almanya’yı gizli, gizli Budist yapmaya çalışsalardı veya gizli, gizli sivil oldukları halde (!) ajan gibi davransalardı, Almanlar buna izin verirler miydi? Asla. Zaten sivil hayatı ve politik çıkarları birbiriyle bir tutmak büyük cehalettir. Kasabacılıktır. Kozmopolit, şehirli zihniyetin tam tersidir. İşte bu yüzden de Almanya da ve Avusturya da Yahudiler sevilmiyordu. Çünkü onlar ayrı bir sınıfı ve hayat anlayışını temsil ediyorlardı. Ben elimden geldiğince Pazar günlerini bu blogda sohbet havasında güzel bir müzik eşliğinde geçirip kapatmak istiyorum. Şimdi kaçınız bilir bilmiyorum ama benim gurubum geliyor Boney. M ve Daddy Cool tarih 1976. İyi Pazar Geceleri.

(more…)

Tags: , , , , , , , , , , , ,

Comments Yorum yok »

   Kitap İskenderiyeli Ptolemeusun ‘Almagest’ in den sonra Batı nın gökyüzü hakkında en fazla bilgiye sahip olduğu kitap. Nürnberg te 1543 yılında, yani yazarı Kopernik in öldüğü sırada yayınlıyor. Kopernik muhtemelen başına gelebilecekleri tahmin ediyor ve kitabı hayatta iken yayınlamıyor. 1576 da Giordano Bruno aynı fikirlerden dolayı ’sapkınlık’ ile suçlanıyor, bu da ne boş bir laf, Allahım. Bruno Aristoteles i eleştiriyor ve Kopernik in fikirlerini savunuyor… Bunun üzerine engizisyon mahkemesi kendinde Bruno’yu yargılamak için hak görüyor. Hep dogma arayışı içerisinde güç peşinde koşan ödipal erkekler görüyoruz sahnede. ‘Bir doğru var ve ona uyulduğunda her şey harika olacak.’Ne boş bir inanış. Sıfır esneklik. Hâlbuki Avrupa İncilide, Tevratıda, hatta Aristoteles in yazılarını da Doğudan ithal etti. Onlara ama kendi toplum yapısallarında başka yükler, anlamlar yükledi. 1600 yılında diri, diri yakılıyor Giordano Bruno Roma Engizisyonu tarafından, Venedik onu oraya vermiş. Galilei, Yıldızların Habercisin den:
Bilgi niye bazıları için ‘güç’, niye bazıları için son derece korkunç bir son bir kader olabiliyor?  İlginç değil mi?

Geçenlerde eşimin abisi Erol Çapar ile çarşının ortasında durmuş ne yapalım diye düşünürken aklımıza hemen I Am Legend filmine gitmek geldi. Bence Will Smith’in son üç ya da dört filmi kariyeri açısından olgunluk dönemini yakalamasını sağladı. Bazen çok gülüyorum bizim Türk oyuncularımızda bas, bas bağırıyor Hollywood standartlarında oyuncularımız var diye. Evet, mesela Kadir İnanır. Biraz gerçekçi olmamız gerekir diye düşünüyorum. Mesela sinemaya gittiğimiz de bir Türk filmi vardı. Beş kafadarlarmı ne öyle bir şey di adı galiba yanılmıyorsam. Çok seviyoruz iki milyon dolara abidik gubidik filmler çekmeyi. İnanın bana ‘’ En iyi Türk Filmleri ‘’ diye sıralamaya kalksam yirmi tane filmi geçmez. Aslında ben her türlü sinema sektörünü takip ediyorum Japon film sektöründen tutun ki Bollywood’a kadar mesela en sevdiğim filmler arasında Kim Ki Duk var Koreli yönetmenin sağlam bir yapımıdır. Ama bu tarz yapımlarda izlemem gerekir. Filmin konusunu hemen, hemen herkes biliyordur ama ben biraz kısa bir bilgi verip film hakkında kendi düşüncelerimi söylemek istiyorum. Virüs ve insan ırkının mutasyona uğraması konu alan filmin yönetmeni Francis Lawrence. Drama, korku ve gerilim üçgeninde gösterimde olan filmde eksik ve hatalar yok derecesinde az. Sadece mutasyona uğramış insanlar tarafından yakalanan Will Smith’i kurtarmaya gelen karakterin olduğu sahne biraz hatalıydı. Tıpkı yıllar önce gösterime giren Salkım Hanımın Taneleri filminde Beyoğlunda ki kürkçü dükkânında gerçekleşen sevişme sahnesi gibi. Tomris Giritlioğlu’nun bayıldığı kamera açılarından birinde çalışma masasının üstünde ki lamba benimde o dönemde ki çalışma masamda olan lambaydı. Film 1940 yıllarda geçiyor ama lamba 1999 yapımı. Bu tip hatalar görünce yaptığım tek şey hemen orayı terk etmek. Nedeni açık ve belli hata kabul edilmeyen iki sanat türü var biri Tiyatro diğeri sinema. Ama bu filmde yapılmak istenen şey sağlanmış bence insanları filmin başından sonuna kadar huzursuz etmek ve gergin bir pozisyonda bırakmak. Hala izlemeyenler varsa bence kaçırmasın. Biraz fikrinizin oluşması için filmden kareler yayınlıyorum ve birde frankmanı. (more…)

Tags: , , ,

Comments 1 yorum Var »

Çocuklarımız yada doğacak çocuklarınız gelecek hayatlarını bizim onlara model olarak gösterdiğimiz şekilde yaşamaktadır,yaşayacaklardır. Çocuklarımızın her davranışının altında bizden esintiler vardır, UNUTMAYIN… Ben bunun ne olduğunu çok iyi biliyorum ve Yüce Rabbime bana daha fazla acılar göstermediği için her gün şükrediyorum çünkü ben bütün çocukluğu babası tarafından her gün dayak yiyen ve Annemin dayak yemesini izlemekle geçirmiş bir kişiyim.Ama şimdi benim için en değerli olan Eşim ve çocuklarım umarım sizler içinde öyle olur Bu videoyu mutlaka izleyin şiddetle tavsiye ediyorum…Ben izlerken gözyaşlarımı tutamadım.Umarım çocuklarımızın değerini anlarız.

Çocuk yaşadıklarından öğrenir…

Eğer bir çocuk eleştiriyle yaşarsa,kınamayı öğrenir. Eğer bir çocuk düşmanlıkla yaşarsa, savaşmayı öğrenir. Eğer bir çocuk utançla yaşarsa, suçlu hissetmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk övgüyle yaşarsa, değer vermeyi öğrenir. Eğer bir çocuk alayla yaşarsa, utanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk adil yaşarsa, adaleti öğrenir. Eğer bir çocuk güvenceyle yaşarsa, inanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk dürüstlükle yaşarsa, doğruyu öğrenir. Eğer bir çocuk yüreklendirmeyle yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk arkadaşlıkla yaşarsa, dünyada sevgiyi bulmayı öğrenir. Eğer bir çocuk onaylamayla yaşarsa, kendinden hoşlanmayı öğrenir.

Dorothy Law Nolte (more…)

Tags: , , , , ,

Comments 3 Yorum Var »

Meine liebe freunde für Ihnen ganz perfekt NEY und SEMAZEN video bitte schön!!!

 
Tags: , , ,

Comments Yorum yok »

Kapat
E-posta ile paylaş