Dün nihayet Türk Blog Yazarları Almanya Toplantısını iki kişide olsak Bochum’da Türk blog dünyasının yakından tanıdığı tasarımcı Muhammet Sevim ile gerçekleştirdik. İnanın ben o kadar mutlu oldum ki bu buluşmadan anlatamam. Sizin için belki çok komik ama iki kişide olsak gerçekten çok eğlenceli bir görüşmeydi. Hep İstanbul’da ki ve ya İzmir, Ankara’da ki arkadaşlar buluşacak değil ya. Hemen Bochum’un en güzel cafelerinden birine oturup başladık Mac dünyası hakkında konuşmaya. Daha sonrasında ortak projemiz olarak devam eden ve nasıl en iyisini yapabiliriz diye Mactep’i masaya yatırdık ve güzel kararları aldık. Bu kararları da en kısa sürede hayata geçireceğiz umuyorum.
Hemen arkasından siparişlerimiz yanlış gelse de Türk blog dünyasında ki herkesi bir güzel çekiştirdik. Almanya’da ki blog yazarları ve Türk blog yazarlarını karşılaştırdık. Mesela burada Türkiye’de ki gibi blog yazarları toplu olarak görüşmeler yapmıyor Türkiye bu konuda gerçekten güzel örnekler sergiliyor. Ama olumsuzluklarda bir o kadar fazla. İçerik hırsızlığı ya da kaynak göstermemek gibi kabızlıkları yok Almanya’da ki blog yazarlarının. En göze çarpanı ise herhangi bir blog yazarının Page rank değeri 5 ya da 6 diye senin sorduğun bir soruya cevap vermemek ya da artistlik yapmak gibi görgüsüzlükleri yok. Umarım bunları en kısa sürede aşarız.
Muhammet’in güzel bir tespiti vardı. Türk blog yazarları sanki bir apartman içerisinde yaşıyorlarmış gibi dedi. Çok doğru bu bence. Gerçeği söylemek gerekirse en çokta Mactep konusunda baya bir kafa yorduk sonra sağ olsun Mac konusunda en ince detayları gösterdi. Baya bir fikir alışverişi yaptık. Bence biz iki blog yazarı olmaktan çıkıp iki sağlam dost olmak için güzel bir adım attık. Özellikle Almanya’da her ne kadar çok çevremiz olsa da insan kendini çok yalnız hissediyor. Mesela ben son üç yıldır Muhammet gibi düzgün bir Türkçe konuşan birine rastlamadım. Aynı zamanda gerçekten aklı başında sağlam karakterli ki en çok kendisinde gördüğüm ne Almanlara benzemeye çalışan nede ortada kalan bir kişiydi. Kendimi İstanbul’da oturmuşuz güzel bir dost sohbeti yapıyormuşuz gibi hissettirdi.
Bunun yanında Bochum sokaklarında gezerken bu aralar içerik hırsızlığı yüzünden sinirleri bozuk olan Tanrıçamızın sevdiği Star Wars kahramanlarına rastlayınca hemen kendisi için bir kare aldım. Bu güzel görüşmeyi de en kısa sürede tekrar yapmak üzere bitirdik.
Tüm dünyada ki annelerin ve sevgili annemin, eşimin anneler gününü kutlamak istiyorum. Bugün 2 yıllık bir aradan sonra adam gibi sağlam bir güneş yüzü gördük. Umarım geçen yıl olduğu gibi yaz ayını yağmur ve soğukla geçirmeyiz ve bu garip ama sevindirici şuan da ise tüm Avrupa’da ki en sıcak zamanı yaşadığımız Almanya’da ki güneşi kaybetmeyiz. Belki bir güneş bir insan için niye bu kadar önem taşıyor diyebilirsiniz. Haklısınızdır. Ama Antalya’da büyümüş bir insan olarak güneş ve deniz candan bile önem taşıyor. Bu kadar deniz ve güneş hastası bir insan olarak yıllarca yaz ayı dahil güneşi görmemek benim için ölümden farksız. Şuan herkes bahçelerinde ve kimileri mangala oturmuş kimileri F1 heyecanını yaşamak için bahçelerine sistem kurmuş. Yani herkes mutlu ve huzurlu. Tanrım güneşle uyanmak kadar güzel bir duygu yok. Bu güzel güne yakışır iki şarkı yayınlamak istiyorum. İlk şarkımız 1967 yılına ait Nana Mouskouri’den geliyor: Guten morgen Sonnenschein yani ‘’Günaydın güneş ışığı’’ İkinci olarak Tom Astor’dan 1984 yapımı olan: Hallo, guten Morgen Deutschland yani ‘’Merhaba, günaydın Almanya’’ Hepinizi bu güneşli günde öpüyorum. Ayrıca koyu fanatiği olduğum F1 pilotu Sebastian Vettel’e başarılar dilerim. Dip not: Aydın, demokrat ve çağdaş bir Ülke olan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün kurduğu BÜYÜK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin başına yakışmayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve şuan F1 pistinde boy gösterip hala anlam veremediğim bir şekilde başörtüsü ile halkı selamlayan eşini Türkiye’yi bir arap ülkesi gibi tanıttıkları için kınıyorum. Yüce Tanrım en kısa sürede başımızdan alır umarım. Tanrım bizi böylelerinden korusun. Amin.
Moskova sokaklarında şu sıralar ‘’iSkoro 21.04.2008’’ diye reklamlar kaplamış her yeri. Rus iPhone meraklıları da nihayet telefonun satışa çıkacağını sanarken büyük bir sürprizle karşılaşmışlar. Çünkü bu reklamın amacı iPhone için değil iCondom içinmiş. Tabii ki bu iPhone’u korumak için bir kılıf değil de bildiğiniz kondom reklamı olunca şok olmuş Rus halkı. Bence Apple tutkunları için çok uygun olmuş bu kondomlar. Diğer ülkelerde çıkıp çıkmayacağı ise henüz belli değil. Aids ile mücadele için bence Almanya’ya da böyle bir şey gelse çok iyi olurdu. (more…)
Arkadaşlar salı günü başımdan geçen bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bari siz söyleyin ben ne yapayım. Bu hosting şirketlerini bir türlü anlamıyorum en başından beri. Ben ilk blogu kurmaya karar verdiğimde Rodosweb ile çok fazla bilgim olmadığı için bir arkadaşımın önerisi üzerine bir paket ve kendi domain imi satın alıp çalışmaya başladım. Çok değil blog yayın hayatına başladıktan iki ay sonra kullanmış olduğum paket blog trafiği yüzünden yetersiz kaldı. Bir baktım kapanmış blog hemen hosting şirketi ile iletişime geçtim. Onlarda durumu ilettiler ve başka bir uygun paketi satın almam gerektiği konusunda anlaşmaya vardık.
Şimdi buraya kadar hiçbir şey yok her şey güzel. Dortmund’da Türk bankası olarak sadece Denizbank var. Bende daha önce ilk olarak göndermiş olduğum parayı Türkiye’ye kız kardeşime gönderdim buradan çok pahalı olur diye. Kız kardeşim de parayı hosting şirketinin garanti bankasında bulunan hesaplarına kendisi yolladı. Bu yüzden bir sorun olmadı. Ama öğrendim ki Denizbank Dortmund şubesinden garantiye para göndermek daha ucuza geliyor. Bende paket yükseltirken kendim gönderdim adamlardan tık ses çıkmadı. Daha sonra bir çok kere almış olduğum hizmette sorunlar çıktı ve zaman geldi 5 yada 7-8 saat sunucu bağlantısı kesildi. Mail gönderdim bir kere cevap vermediler. Şimdi Nisan ayının 16’sın da blogun süresi doluyor. Bende görebileceğiniz en uyuz pinpirik bir adam olarak bu ayın 18 ve 19’un da rodosweb şirketine mail attım size para göndereceğim lütfen bana bir cevap verin ve ekstra domain satın alacağım bunların yanında. Bana kimse cevap göndermedi. Ben gene mail attım bakın Çarşamba en geç para göndereceğim beni yönlendirin yoksa kendim bildiğim gibi yapacağım. Sonra ben gerekli ücreti Dortmund Denizbank’tan Garanti bankasında bulunan hesaplarına yolladım. Birde ücreti yatırdım haberiniz olsun bu domainleride satın aldım bana dönün lütfen diye. Evet, adamlar iki dakika içinde geri döndüler aylar sonra ve cevapları; Keşke bize bir sorsaydınız volkan bey biz bunu kabul edemeyiz. Sonra hızlı bir şekilde bir mail trafiği gerçekleşti aramızda. Bende neden kabul edemeyeceklerini sordum. Daha önce paket yükseltirken göndermiş olduğum 40 ytl ücretin 37 ytl sini garanti bankası kesmiş ve geriye adamlara 3 ytl vermiş olduğunu öğrendim ve gene aynısı olacak kabul edemeyiz dediler. Bende iyide benim haberim yok sizden para kesildiği konusunda bana deseniz göndermiş olduğunuz paranın bu kadarını banka kesti bu seferlik ses çıkarmayalım ama bir daha ki sefere başka bir sistem kullanalım aramızdaki alışveriş sisteminde. Tamam diyeceğim ve ayrıca ben size parayı göndermeden iki üç gün önce beni yönlendirmeniz için mail attım cevap vermediniz. Adamlar ancak bankanın kesmiş olduğu paranın üstünü tamamlarsam hizmete devam edeceklerini söylediler.
Şimdi ortada mağdur durumda olan benim. Para sorun değil ama sokaktan da toplamıyoruz. Hem adamlar daha önce başlarına gelen sorunu bana yansıtmıyorlar ve göndermiş olduğum maillere cevap vermiyorlar hem de ben suçlu durumuna düşüyorum. Nasıl olsa ben kerizim. Almanya’da yaşıyorum ya para bok gibi bende. Çok kızgınım arkadaşlar maruz görün beni bir anda adamdaki hevesin içine ediyorlar. Ben dedim ki Almanlar kazanacağına Türk hosting şirketleri kazansın ama ne zaman bir Türk şirketine bir Türk’e güvensem hep kazık yiyorum. Ama bu son. Almanya’da hizmet veren güzel bir hosting araştırmasına girdim. Uygun bir şeyler bulursam Almanlar ile çalışacağım hiç olmazsa onlar da benim gibi hasta ruhlu pinpirik adamlar anlaşır gideriz. Şimdi söyleyin lütfen ben ne yapayım bu hosting şirketini? (more…)
Bir Pazar gününün sonunda bir günün getirdiklerini yazıya geçirmek o kadar kolay bir şey değil. En basit gün bile zihinsel düzeyde birçok öğeyi bir araya getiriyor. Bütün bir araya gelen şeyler benim detaycı ve dağınık zihnimi daha da bulandırıyor. Bugün hoşuma giden şeyler dinledim. Sanat üzerine. Sanatın terapi olabilmesi üzerine. Sanatçının aslında bir şeyleri onarmaya çalışması üzerine. İki kutuplu nesne algılanışını -iyi ve kötü şeklinde- entegre etmeye (bütünleştirmeye, birleştirmeye) çalışırken sanatçının aynı zamanda kendini terapi etmeye çalıştığına dair. Bu çok hoşuma gitti dinlerken. Üstünde düşünülmeye değer bir konu.
Freud da göre insanın karakteri ilk iki yıl içerisinde önemli bir şekilde belirleniyor. Bu teori bazen bende bir dehşet uyandırıyor. Bazen gerçekten hiç değişmediğimi düşünerek dehşete kapılıyorum. Sonra tabiî ki gençliğimi düşünüyorum ve aklıma master tezim geliyor ve yine Freud var aklımda. ‘Sigmund Freud’un Ölüm güdüsü Hipotezi. Karanlık bir Metafiziğe Cehennem Yolculuğu’ Nerdeyse arabesk geliyor şimdi kulağıma bu başlık ve gülmek geliyor içimden. Hâlbuki çok ciddi, hatta pek çokları için can sıkıcı konulardı. Üstelik bence Almanca da ‘arabesk’ gelmiyor o kadar kulağa. Hocalarımdan bir tanesi o zaman gülerek ‘şairane’ demişti bu başlık için.
Bugün ama sadece bunlardan ibaret değil. Hiç tatmin olmayan narsist ruhumu tatmin etmek için ‘Leyla’ ya gittim Cihangir de ki. Vatan gazetesinde Zülfü Livaneli’nin 30 Ağustos 2001 de Üzeyir Garih cinayeti için yazdığı yazı vardı. Bugüne de maalesef çok uyuyor. Benim düşündüklerime de çok benziyor. Muhtemelen aynı veya benzeri düşünen çok insan var. Türkiye de bir kahraman erkek miti var, hiç işe yaramayan şu zamanda.
Bu blogda fazla şey bir araya gelmiş. Şimdi ben daha da karıştıracağım. Freud un sanat üzerine yazdığı yazılar bellidir. Onları buraya eklemek istiyorum, hafta sonları hazır elime böyle güzel bir şekilde geçmişken. Bu kitapları yukarıdaki tezi yazarken okumuştum ama tez ile ilgili olmadıkları için dâhil etmemiştim kaynakçaya. Ama şimdi buraya not etmek istiyorum. Freud ve sanat denince gerçekten ilk akla gelecek kitaplardır, ama ben yine de Freud un holistic yani bütüncü bir anlayış içerisinde okunması taraftarıyım. Tabii kategoriler insanlara kolaylık sağlıyor, bana da kolaylık sağlıyor ama Freud kolay değildir. Mesela inanılmaz yüzeysel yorumlar duyuyorum ve duyuyoruz Freud hakkında. Çünkü kimse oturup bu kitapları okumuyor. Hâlbuki Freud hakkında en ufak bir yorum yapabilmek için hepsinin ve daha fazlasının okunması lazım.
Biraz da bu güzel Dortmund için karlı günde Hermann Jacobsohn’tan bahsetmek istiyorum.1879 – 1933 yılları arasında yaşamış bir Alman dilbilimci. Babası banker Moritz Jacobsohn. Bir kere zaten sadece bu özellikleri ile bile Alman ve Avusturya küçük burjuvasının hedefi olacağı açık. Zengin ve entelektüel. Cahil ve fakir Hıristiyan olsun, olmasın, küçük burjuva halkın daha nefret ettiği bir şey yoktu o sıralarda. Bunları tekrarlıyorum, çünkü bu çirkin asıl sebeplerdense ırkçılığı bile tarihte bir kere yaşanmış kötü bir istisna gibi göstermeye çalışan suni güncel Nazi kınamaları aslında samimi değil.
Jacobson işten alındıktan iki gün sonra 27 Nisan da intihar ediyor. Jacobson Almanya da doğup, büyümüş bir insandı ve yok edildi 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken kültür ırkçılığının bir sonucu olarak. Kendi kültürleri konusunda bu kadar muhafazakâr olan Avrupalılar başka kültürlerin mahremlerine girme konusunda da bir o kadar hırslı idiler. Bu hayret edilecek bir tezat değil midir? Lütfen iki biyografiyi inceleyin. Tabii ki Siebold kötü bir örnek değil, çünkü o zaten Alman ırkçılarının öngördüğü şekilde davranmadığı için politikadan uzak tutulmuş. Ama kendisi ile birlikte yüzyıllardır yaşayan insanlara karşı bu kadar korkak ve kuşkulu olan bir toplumun başka toplumlara karşı gösterdiği ilgi kuşku ile karşılanmaz mı? Japonlar yabancı düşmanı imiş zavallı (!) Avrupalılara karşı. Bak sen! Niye acaba? Eğer 16.yüzyılda Japonlar Almanya ya gelip, Almanya’yı gizli, gizli Budist yapmaya çalışsalardı veya gizli, gizli sivil oldukları halde (!) ajan gibi davransalardı, Almanlar buna izin verirler miydi? Asla. Zaten sivil hayatı ve politik çıkarları birbiriyle bir tutmak büyük cehalettir. Kasabacılıktır. Kozmopolit, şehirli zihniyetin tam tersidir. İşte bu yüzden de Almanya da ve Avusturya da Yahudiler sevilmiyordu. Çünkü onlar ayrı bir sınıfı ve hayat anlayışını temsil ediyorlardı. Ben elimden geldiğince Pazar günlerini bu blogda sohbet havasında güzel bir müzik eşliğinde geçirip kapatmak istiyorum. Şimdi kaçınız bilir bilmiyorum ama benim gurubum geliyor Boney. M ve Daddy Cool tarih 1976. İyi Pazar Geceleri.