Bunun sonu gelmeyecek mi ya? Diye seyrettiğim yeni bir film Testere 4. Türkiye’de vizyonda mı bilmiyorum araştırmadım. Eminim birçok kişi izlemiş veya haberdar olmuştur bu filmden. Ama ben daha yeni izledim. Konuyu herhalde özetlememe gerek yoktur. İşin ilginç yanı bu tarz seri filmlerde genellikle çekilen her bölümde ya oyuncu değişikliğine ya da köklü birkaç değişikliğe muhakkak gidilir. Ne hikmetse bu seriye kadar hiçbir kopma olmadan aynı hız devam ediyor. Filmin birinici bölümü çok dar bir bütçe ile çekilmişti. Buna rağmen çok güzel bir etki sağlamıştı. İşin peşinide bırakmadılar. Bence bu filmin senaristi harbi sağlam bir psikopat. En doğru yorumu bence Meral yapmalıydı. O bu tarz korku filmlerinde artık usta yani. Bazen korkuyorum o kadar çok korku filmi izledi ki hayatında beni de bir gece böyle kesip biçer mi diye. Filmi tavsiye ederim yalnız asıl şu filmi izlemenizi istiyorum. Filmin adı: Tödlicher Anruf. Türkçesi ”Ölümcül Telefon” Almanya’da bu ayın 20 sinde gösterime girecek ve dehşet süper bir film olmuş bence. Ben biletimi şimdiden ayırttım. Biraz fikrinizin oluşması için frankmanı nı yayınlıyorum üçüncü video o filme ait. (more…)
Bir Pazar gününün sonunda bir günün getirdiklerini yazıya geçirmek o kadar kolay bir şey değil. En basit gün bile zihinsel düzeyde birçok öğeyi bir araya getiriyor. Bütün bir araya gelen şeyler benim detaycı ve dağınık zihnimi daha da bulandırıyor. Bugün hoşuma giden şeyler dinledim. Sanat üzerine. Sanatın terapi olabilmesi üzerine. Sanatçının aslında bir şeyleri onarmaya çalışması üzerine. İki kutuplu nesne algılanışını -iyi ve kötü şeklinde- entegre etmeye (bütünleştirmeye, birleştirmeye) çalışırken sanatçının aynı zamanda kendini terapi etmeye çalıştığına dair. Bu çok hoşuma gitti dinlerken. Üstünde düşünülmeye değer bir konu.
Freud da göre insanın karakteri ilk iki yıl içerisinde önemli bir şekilde belirleniyor. Bu teori bazen bende bir dehşet uyandırıyor. Bazen gerçekten hiç değişmediğimi düşünerek dehşete kapılıyorum. Sonra tabiî ki gençliğimi düşünüyorum ve aklıma master tezim geliyor ve yine Freud var aklımda. ‘Sigmund Freud’un Ölüm güdüsü Hipotezi. Karanlık bir Metafiziğe Cehennem Yolculuğu’ Nerdeyse arabesk geliyor şimdi kulağıma bu başlık ve gülmek geliyor içimden. Hâlbuki çok ciddi, hatta pek çokları için can sıkıcı konulardı. Üstelik bence Almanca da ‘arabesk’ gelmiyor o kadar kulağa. Hocalarımdan bir tanesi o zaman gülerek ‘şairane’ demişti bu başlık için.
Bugün ama sadece bunlardan ibaret değil. Hiç tatmin olmayan narsist ruhumu tatmin etmek için ‘Leyla’ ya gittim Cihangir de ki. Vatan gazetesinde Zülfü Livaneli’nin 30 Ağustos 2001 de Üzeyir Garih cinayeti için yazdığı yazı vardı. Bugüne de maalesef çok uyuyor. Benim düşündüklerime de çok benziyor. Muhtemelen aynı veya benzeri düşünen çok insan var. Türkiye de bir kahraman erkek miti var, hiç işe yaramayan şu zamanda.
Bu blogda fazla şey bir araya gelmiş. Şimdi ben daha da karıştıracağım. Freud un sanat üzerine yazdığı yazılar bellidir. Onları buraya eklemek istiyorum, hafta sonları hazır elime böyle güzel bir şekilde geçmişken. Bu kitapları yukarıdaki tezi yazarken okumuştum ama tez ile ilgili olmadıkları için dâhil etmemiştim kaynakçaya. Ama şimdi buraya not etmek istiyorum. Freud ve sanat denince gerçekten ilk akla gelecek kitaplardır, ama ben yine de Freud un holistic yani bütüncü bir anlayış içerisinde okunması taraftarıyım. Tabii kategoriler insanlara kolaylık sağlıyor, bana da kolaylık sağlıyor ama Freud kolay değildir. Mesela inanılmaz yüzeysel yorumlar duyuyorum ve duyuyoruz Freud hakkında. Çünkü kimse oturup bu kitapları okumuyor. Hâlbuki Freud hakkında en ufak bir yorum yapabilmek için hepsinin ve daha fazlasının okunması lazım.
Biraz da bu güzel Dortmund için karlı günde Hermann Jacobsohn’tan bahsetmek istiyorum.1879 – 1933 yılları arasında yaşamış bir Alman dilbilimci. Babası banker Moritz Jacobsohn. Bir kere zaten sadece bu özellikleri ile bile Alman ve Avusturya küçük burjuvasının hedefi olacağı açık. Zengin ve entelektüel. Cahil ve fakir Hıristiyan olsun, olmasın, küçük burjuva halkın daha nefret ettiği bir şey yoktu o sıralarda. Bunları tekrarlıyorum, çünkü bu çirkin asıl sebeplerdense ırkçılığı bile tarihte bir kere yaşanmış kötü bir istisna gibi göstermeye çalışan suni güncel Nazi kınamaları aslında samimi değil.
Jacobson işten alındıktan iki gün sonra 27 Nisan da intihar ediyor. Jacobson Almanya da doğup, büyümüş bir insandı ve yok edildi 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken kültür ırkçılığının bir sonucu olarak. Kendi kültürleri konusunda bu kadar muhafazakâr olan Avrupalılar başka kültürlerin mahremlerine girme konusunda da bir o kadar hırslı idiler. Bu hayret edilecek bir tezat değil midir? Lütfen iki biyografiyi inceleyin. Tabii ki Siebold kötü bir örnek değil, çünkü o zaten Alman ırkçılarının öngördüğü şekilde davranmadığı için politikadan uzak tutulmuş. Ama kendisi ile birlikte yüzyıllardır yaşayan insanlara karşı bu kadar korkak ve kuşkulu olan bir toplumun başka toplumlara karşı gösterdiği ilgi kuşku ile karşılanmaz mı? Japonlar yabancı düşmanı imiş zavallı (!) Avrupalılara karşı. Bak sen! Niye acaba? Eğer 16.yüzyılda Japonlar Almanya ya gelip, Almanya’yı gizli, gizli Budist yapmaya çalışsalardı veya gizli, gizli sivil oldukları halde (!) ajan gibi davransalardı, Almanlar buna izin verirler miydi? Asla. Zaten sivil hayatı ve politik çıkarları birbiriyle bir tutmak büyük cehalettir. Kasabacılıktır. Kozmopolit, şehirli zihniyetin tam tersidir. İşte bu yüzden de Almanya da ve Avusturya da Yahudiler sevilmiyordu. Çünkü onlar ayrı bir sınıfı ve hayat anlayışını temsil ediyorlardı. Ben elimden geldiğince Pazar günlerini bu blogda sohbet havasında güzel bir müzik eşliğinde geçirip kapatmak istiyorum. Şimdi kaçınız bilir bilmiyorum ama benim gurubum geliyor Boney. M ve Daddy Cool tarih 1976. İyi Pazar Geceleri.
Evet, geçen hafta yazmıştım. Her Pazar bundan böyle okuduğum bir kitabı ve bende sağlam bir yere sahip olan bir parçayı sizinle paylaşacağım diye. Yine tesadüfen karşılaştığım bir link ama kesinlikle bu blog da yer alması gereken bir kitap. Bütün zamanların en iyi felsefi Almanca metni bence; ‘Dialektik der Aufklaerung’ Aydınlanmanın Diyalektiği Türkçede yayınlanmış bir kitap. Bu blog da maalesef felsefe pek yer almıyor, çünkü blog format olarak felsefeye pek uygun değil. Felsefenin zaman çarkı ağır işler, çok ağır işler. Bu yüzden gündelik hayata pek uymaz belki de bu yüzden balık hafızalı toplumlarda çok yaygın meraklısı yoktur. Ayrıca felsefenin anlaşılması zor, ağır bir dili vardır. Burada felsefece yazsam kaç kişi beni anlar bilemiyorum. Artı ben felsefece konuşmam gerektiğinde Türkçeyi değil Almancayı kullanıyorum. Bunun sebepleri var.
Gençliğimde sırf idealistliğimden Türkçe olarak aldığım orijinali genellikle Almanca olan felsefe yazıları inanılmaz kötü bir çeviri Türkçesi ile yazılmıştı. Yani doğrudan orijinal metni okumak daha mantıklı idi. Çünkü tamamen yabancı dile yaslanılarak bir metin üretildiğinde o metni okumanın bence hiç bir manası yok. Hatta kendi kendime sordum bu kitapları niye üretiyorlar diye… Çünkü normal lise mezunu Türkçe düşünen insan o metinleri anlamaz. Ki onlar asıl hedef kitle olmalı. O metinleri anlayabilmek için aslını bilmek gerekir. Aslını bilen de niye Türkçesini okusun? Meğer böyle melez metinler üniversitelerde derece elde etmek için üretiliyormuş. Yani akademik çevre için üretilen metinler. Ama akademik çevre de tamamen içine kapalı özerk bir siklus şeklinde olunca olayın benim için anlamı kalmıyor… Türkçe felsefe hala çok ciddi bir sorun bence. Çünkü Türkçe düşünmüyoruz. Tercüme ediyoruz. İkisi bambaşka şeyler. Evrensellik diye bir şey yok, bunu iki yüzyıl sonra daha iyi anlayacaksınız…Felsefenin çarkı çooooooooooooooooooooooook ağır işler…
Şimdide aşağıdaki medya player da bulunan parça benim sahnede genelde provalarda veya okulda serbest modern dans derslerimizde doğaçlama yaparken uçmama neden olan kesinlikle harika bir parça.Burial-Southern Comfort. İyi pazarlar.
Evet Turnede iken boş vaktim de Alan Turing in hayatını okudum ve okuduktan sonra Freud a üzülmeyi bırakabilirim belki yavaş yavaşta olsa. Faşizm 20.yüzyılda özellikle savaş zamanında daha da ileri bir düzeye ulaşıyor. Alan Turing kabiliyetli bir matematikçi ve aslında bence bir zavallı. Toplum onu kullandıktan sonra posasını fırlatıp atıyor. Eşcinsel diye o zamanki kanuna göre yargılanıp, suçlanıp, hapse girmemek için hormon tedavisini kabul etmek zorunda kalıyor. Kendisine bir süre öströjen iğnesi yapıyorlar. Bu bence iğrenç bir şey. Tabii öldükten sonra adına birçok şey yapıyorlar ama bu zaten Batı nın canlılara tahammülü olmayışı ile alakalı bir şey… En iyi bilim adamı ölmüş bilim adamıdır… (more…)